Hoşgeldiniz Guest
  Ara  
  Forum Ana Sayfa  | Güncel Konular  | Cevaplanmamış Konular  | Kim Online  | Kullanıcı Listesi


Hızlı Menü »

Bu konuyu izleyen üye bulunmamakta
Threadın Durumu: Active
Bu threaddaki toplam ileti sayısı: 2
Yeni thread aç
Yazar
Görüntülenme Sayısı 10800 - Toplam 1 cevap Sonraki Thread
tunalim
Stranger
Mehmet  Tunabaş
Katıl: 26.Ağu.2008
Post Sayisi: 3
durumu: Çevrimdışı
Bu iletiye cevap ver  Alıntı ile cevapla 
rose TÜRK DEĞERLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

crying ''TÜRK DEĞERLERİ'' crying

Asıl konumuza geçmeden önce kongremizin başlığı olan küreselleşme üzerinde çok

kısa durmak istiyorum.Küreselcilere göre küreselleşme; sermayenin, mal ve hizmetlerin bütün

dünya ülkelerinde serbestçe dolaşmasıdır. Oysa uygulama böyle olmamıştır. Örneğin ABD

Türk tekstil ürünlerine kotalar koymuş, AB ise gümrük birliğini tek taraflı uygulamıştır.

Onun için bana göre Küreselleşme;çok uluslu şirketlerin dünyayı daha iyi sömürebilmeleri

için kendi çıkarlarına engel olarak gördükleri ulusal devletleri ortadan kaldırmalarına denir.

Çok uluslu şirketler bu amaca ulaşmak için başlıca şu araçları kullanmaktadırlar:

1. Küresel dil; ulusal dillerin eğitim-öğretim ve kültür hayatından çıkarılarak yerine

İngilizce?nin konulması

2 Serbest piyasa ekonomisi; gümrük duvarlarının kaldırılarak ulusal şirketlerin çok

uluslu şirketlerle rekabet edememeleri sonucu iflasa sürüklenmeleri. Ayrıca ulus devletleri

ayakta tutan kamu iktisadi teşebbüslerinin, özelleştirme ve serbest rekabet gerekçesiyle,

yabancılara satılması. Bir de baba, oğul, kutsal ruh üçlemesine paralel olarak ekonomide

faiz, borsa ve döviz gibi üretimden uzak üç kağıda dayalı bir ekonomik modelin dayatılması.

Bütün bunların sonucu olarak ulusal devletlerin ekonomik olarak çökertilmeleri.

3. Evrensel hukuk; çok uluslu şirketlerin mensup olduğu devletlerin, kendi çıkarlarına

göre uyguladığı uluslaraüstü hukukun, ulus devletlerin yasalarının üzerine çıkartılarak,

vatandaşa devletini uluslar arası hukuk kurumlarına şikayet etme hakkının tanınması ve

böylece ulus devletin otorite ve egemenliğinin yok edilmesi.

4. Demokrasi ve İnsan Hakları; çok uluslu şirketlerin, parçalamak istedikleri ulusal

devlette etnik, kültürel ve dinsel azınlıklar yaratarak ulus devlete karşı kışkırtarak ulusal

devletin siyasal olarak çözülmesini sağlamaları. Bununla ilgili olarak ABD Dışişleri Bakanı

Condalize Rice, Fas?tan Çin?e kadar 22 devletin sınırlarının değişeceğini bütün dünyaya ilan

etmiştir, bunların çoğu Müslüman ülkelerdir. Batı Dünyasında ABD, imparatorluk yapısını

korurken ve Avrupa devletleri AB adı altında para, bayrak ve sınır birliğini oluşturup

bütünleşmeye giderlerken kendi dışındaki dünyayı parçalamayı planlamaktadırlar.

Esas konumuz olan değerler konusuna gelirsek, değerler; felsefe, sosyoloji, sosyal

psikoloji, ekonomi ve sosyal antropoloji gibi bilimler ile ahlak ve dinin konusudur. Hepimizin

bildiği gibi felsefenin varlık, bilgi ve değer gibi üç temel ve klasik konusu vardır. Felsefede

değerler, ahlak ve estetik gibi iki alanı içine alır. Ahlak, eylemde bulunan insan davranışlarını

iyi-kötü olarak nitelerken estetik, kendisine güzeli konu olarak seçmiştir.

Bazıları, değerlerin keyfi, sübjektif nitelikler taşıdığı ve bunların objektif temellerinin

olmadığı, bu sebeple değerlerin bilimsel bir araştırmasının yapılamayacağını söylemişlerdir.

Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra değerler, gerek felsefenin ve gerekse sosyolojinin

ilgi çekici bir konusu haline gelmiştir. Öyle ki, bir çok sosyal değere başvurmadan açıklama

yapma olanaksız hale gelmiştir(Topçuoğlu, 1971).

Felsefe tarihinde değerler, ilk defa filozof Sokrates tarafından ele alınmıştır. Sokrates?in

yaşadığı dönemde Eski Atina?da filozoflar ve sofistler olmak üzere iki tip aydın vardı.

Başlangıçta Sokrates de sofistler arasında bulunuyordu, fakat zamanla onlardan ayrılmıştır.

Sofistler dinsel esasta temellendirilmiş ahlaksal değerlere karşı çıkmışlardır. Sofistlerden

Protagoras, ?insan her şeyin ölçüsüdür? diyerek değerlerin insandan insana değişerek göreceli

olduğunu söylemişti. Buna karşılık Sokrates bütün insanlık için geçerli olabilecek ortak

evrensel değerlerin olması gerektiğini savundu. Örneğin iyi nedir, kötü nedir? gerçek nedir,

gerçek olmayan nedir?...(Aytaç, 1980). Çünkü Peloponnes savaşları sonunda toplumda

değerler anlamında bir çöküntü söz konusu idi.

Günümüzde hırsızlık, adam öldürme, birisinin namusuna tecavüz, bir insanın hakkını

gasbetme, birisine zulüm etme vb. şeyler hemen bütün kültürlerce yasaklanmıştır. Bunlar

evrensel değerlerden kabul edilmektedir. Bunlara karşılık her ulusun kendine özgü değerleri

bulunmaktadır. Bu konuşmada daha çok Türk ulusal değerleri konu edilecektir.

Türkler Değerlerine Sahip Çıkan ve Onu Koruyup Geliştiren Bir Ulus Mudur?

Ne yazık ki bu soruya olumlu cevap veremiyoruz. Çünkü tarih boyunca Türkler, kendi

değerlerine yeterince sahip çıkıp, koruyamamışlardır.Örneğin Göktürkler, Çin kültür

emperyalizminin etkisinde kalmışlardır. Göktürk Yazıtları, Türklerin Çinlilerin ipekli

kumaşlarına kandıklarını, Çinli kadınlarla evlendiklerini ve çocuklarına Çince isimler vererek

Çinlileştiklerini anlatmaktadır. Ayrıca Türkler İran?da Farslılaşmış, Arabistan?da Araplaşmış

ve Avrupa?da ise zamanla birlikte yaşadıkları toplumların kimliklerini benimseyerek asimile

olmuşlardır. Batı Hun Devleti, Attila döneminde(400-453) Hazar Denizinden Baltık Denizine

ve Fransa?ya kadar olan Avrupa topraklarını içine alacak şekilde genişlemiştir. Attila, Doğu

Roma?yı vergiye bağlamış, Batı Roma?nın bazı şehirlerini işgal etmiş ve başkent Roma?yı

kuşatma altında tutarak Batı toplumlarını korkutup dehşete düşürmüştür. Bugün bile Batılılar

çocuklarını ?Türkler geliyor? diye korkutmaktadırlar. Fakat Attila?nın torunları başta dilleri

olmak üzere kültürlerini kaybetmişler ve Batılı toplumlar içinde eriyerek yok olup

gitmişlerdir.Türkler sadece Anadolu?da kimliklerini koruyabilmişlerdir.

İnsanın yarattığı ilk değer ise onun konuştuğu dilidir. Türk ulusunun dili olan Türkçe bir

taraftan kültür emperyalizminin etkisiyle yabancı kelimelerin istilasına uğramış, öte yandan

1950?lerden sonra Türkiye?de eğitimde Türkçe yerine yabancı dil kullanılmaya başlanmıştır.

İşin daha da vahimi,Türkiye?de ?Türkçe?nin bilim dili olmadığını ve gelecekte de

olamayacağını? söyleyen YÖK başkanları ve ?Bizim miladımız Cumhuriyettir?, diyen

Milli Eğitim Bakanları görev yapabilmiştir.Söz konusu kişilerin, Atatürk?ün ve dolayısıyla

Türkiye Cumhuriyeti?nin dil ve tarih politikasına aykırı olan bu düşüncelerini,

Atatürkçülük adına savunabilmiş olmaları da Türkiye?nin bir talihsizliği olsa gerektir.

Son yıllarda kültür emperyalizmi, müzik alanında da kendisini gösterdi. Bugüne

kadar lüks lokantalardan çeşitli resmi ve özel kuruluşlara, üniversite kafeteryalarına ve

hatta askeri gazinolara kadar çeşitli mekanlarda İngilizce müzikle beyinler sürekli olarak

yıkanmış ve buna hala devam edilmektedir. 9 Ocak 2004 tarihinde TRT INT kanalında bir

müzik programına katılan Türk halk müziği sanatçısı Sabahat Akkiraz, Avrupa?nın çeşitli

ülkelerinde yapılan müzik yarışmalarında ödüller aldığını ve dilini bilmeyen insanların

kendisini ayakta alkışladıklarını fakat Türk Devleti?ni kurumu olan T.H.Y. yetkililerinin

yolculara Türk müziği yerine yabancı müzik dinlettirdiklerini, oysa diğer ulusların hava

yollarının hepsinin kendi müziklerine yer verdiklerini söyledi. Bütün bunlar, Türklerde

tarih boyunca, yabancı hayranlığının neredeyse tedavisi mümkün olmayan bir sosyal

patoloji halini aldığını göstermektedir.

Ayrıca 2003 Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye, İngilizce bir parça ile birinci

yapılmıştır. Neden şimdiye kadar Türkçe müzikle birinci olunamamıştır? Bu sevinilecek ve

gurur duyulacak bir durum değil, aksine Türk kültürü açısından üzücü bir olay olarak

değerlendirilmelidir.Türkiye?nin yabancı müzikle birinci olmaktansa kendi müziği ile

sonuncu olması çok daha iyidir. Bununla Batılılar Türkiye?ye ?Eğer aramızda yer almak

istiyorsan kendi dilini ve kültürünü inkar etmeli ve kendi kimliğinden utanmalısın? demek

istemişlerdir.

Değerler Nedir?

Bilim yargısı doğru-yanlış iken değer yargıları iyi-kötü, güzel-çirken gibi kavramlardır.

Bilim yargısı olabildiğince objektif iken değer yargısı nesneldir. Çünkü her toplumun iyisikötüsü,

güzeli çirkini öteki toplumlardan farklıdır. Zaten bir ulus bu nitelikleri ile ötekilerden

ayrılır.

Değere konu olan şey bir nesne, bir davranış, bir kurum, bir rol olabilir(Topçuoğlu,

1971).Örneğin Hıristiyanlarda haç kutsaldır. Türklerde kayınvalideye anne denilir ve ona

diğer insanlardan farklı bir saygı gösterilir. Askerlik, Türk toplumunda kutsaldır. Hıristiyan

toplumlarında papaz toplumda önemli bir role sahiptir.

Sosyolojik açıdan değerler, grubun veya toplumun ?kişilerin, modellerin, amaçların ve

diğer sosyo-kültürel şeylerin önemlerini ölçmeye yarayan ölçütler demektir(Topçuoğlu,1971).

Değerler, bir inanç olması bakımından dünyanın belli bir kısmıyla ilgili algı, duygu ve

bilgilerimizin bir bileşimidir(Güngör, 1998).

Değerler, gideceğiniz yönü belirleyen pusulalardır. Ne giydiğiniz, nerede yaşadığınız,

kiminle evleneceğiniz, yaşamak için ne yaptığınıza kadar her şey değerlerin etkisindedir.

Ayrıca neleri yapıp, neleri yapmamanız gerektiğini söyleyen de değerlerdir(Robbins,1993).

Değerler, kendi hayatımızda neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusundaki

inançlarımızdır. Hayatı daha saygın kılmak için bizim yarattığımız yargılardır(Robbins,

1993).

Değerler her kararın rehberidir. Kendi değerlerini iyi bilen ve onlara göre yaşayan

insanlar, toplumun lideri durumuna geçerler(Robbins,1995). Atatürk, çeşitli konuşmalarında

Türk değerlerine büyük vurgu yapmış ve onların korunması için bazı kurumlar oluşturmuştur.

İnsanlarla yakınlaşmanın yolu onların temel değerlerini önem sırasına göre bilmektir.

Bu yüzden ülkelerini savunan askerler, paralı askerleri her zaman yenerler(Robbins,1993).

Nitekim ABD, bütün teknik üstünlüğe rağmen işgal ettiği bütün ülkelerde yenilmiştir.

Temel değerlerin oluşmasında baba-anne büyük rol oynarlar. Neleri söyleyip

söylemeyeceğimiz, nelere inanıp inanmayacağımızı, söyleyerek bize değerleri aşılarlar.

Değerleri benimserseniz iyi çocuk olur, ödüllendirilirsiniz. Tersi olursa kötü

çocuksunuzdur(Robbins,1993).

Ayrıca örgün eğitimle birlikte her türlü eğitim-öğretim faaliyetinde değerlere yer verilir.

Çünkü eğitimde bireylere bilgi, beceri ve tutumların kazandırılmasının yanında toplumun

kültürünün yeni nesillere aktarılması da söz konusudur.

Ulusal ve kültürel değerler, ülkeyi biçimlendirir(Robbins,1995). Çünkü değerler, niçin

yaşanacağını ve niçin ölüneceğini de ortaya koyarlar.

Ülkenin yaşam kalitesini değiştirmek istiyorsanız, çok sayıda insanın değer sistemlerini

etkilemekten başka çare yoktur(Robbins, 1995). İstiklal Savaşı, çok sayıda insanın değer

sisteminin etkilenmesi sonucu kazanılmıştır. Ayrıca ülkelerin kalkınması ile o toplumun

değerleri arasında çok yakın ilişki vardır. Gerek Japonya?nın ve gerekse Almanya?nın

dünyanın kalkınmış ülkeleri arasında yer almalarında bu toplumların kültürel değerlerinin rolü

bulunmaktadır. Çünkü bu ulusların halkları, toplumlarının dünyanın en güçlü ulusları olmaları

konusunda güçlü bir inanca sahiptirler.

Değerlerin araştırılması adlı geniş bir çalışma yapan Allprort, Vernon ve Lindzey?den

sonra değerleri; estetik, teorik(bilimsel), ekonomik, siyasal, sosyal ve dinsel değerler olarak

6 grup halinde toplamak adet olmuştur(Güngör,1993). Spranger de aynı şekilde değerleri

teorik, ekonomik, estetik, sosyal, politik ve dinsel olmak üzere olmak üzere 6 kısma

ayırır(Ünal,1981).

Sosyoloji ve sosyal psikolojide değerler ise bir toplumun kültürüdür. Bir toplumu var

eden ve onu sonsuza kadar yaşatan o toplumun kültürdür. Kültürünü koruyup geliştiremeyen

toplumlar başka toplumların kültürü içinde eriyip, yok olurlar. O halde kültür nedir? Kısaca

kültür, insanın yaptığı ve yarattığı şeylerdir. Sosyologlar kültürü somut ve soyut olarak ikiye

ayırırlar. Somut kültür; bir toplumun kullandığı kap?kacak, giyim eşyaları, her türlü alet ve

teknik araçlardır. Soyut kültür ise bir toplumun başta dili, tarihi, edebiyatı, ahlakı, hukuku,

sanatı, bilimi, felsefesi, dinsel anlayışı, örf ve adetleri, düğün şekilleri, yemek yeme şekilleri

vb. şeylerdir. Sanat alanına ait olan müzik, resim, mimarlık, halk oyunları da soyut kültür

öğelerindendir.

Değerler, insanların hayat görüşü ve hayat felsefelerini tamamlayıcı parçasıdır. Kişinin

hayat felsefesi, onun yaşadığı bir değerler sistemidir. Bu sistem, bireylerin amaçlarına,

ideallerine, düşünce biçimine ve davranışlarına rehberlik ederler. Bazı insanlar hayat

felsefelerinde dinsel kavramları, bazıları insani, edebi, materyalist, oportünist veya pragmatist

yaklaşımları benimserler(Ünal, 1981).

Değerler insanla ilgilidir. Doğada insan dışında diğer canlılar değerlere sahip

değildir.Ancak hayvanlar ve bitkiler bunun farkında olmasalar da insanla birlikte bütün

canlılar bir çevrede yaşarlar. Ekolojik koşullar elverişli olmazsa canlıların yaşamı devam

edemez. İnsan bunun bilincinde olduğu için üzerinde yaşadığı topraklara yurt adını vererek

kutsallaştırmıştır. Çünkü vatansız bir ulusun yaşaması ve güçlü olması mümkün değildir.Bir

ülkenin toprakları erozyon ve düşman işgali gibi iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Bunun

için hemen hemen her ulus, ülkesini düşman işgaline karşı korumak zorundadır ve yetiştirdiği

nesilleri bu uğurda ölmeye hazır olarak yetiştirir. Aksi halde bağımsız bir vatana sahip

olamaz. Erozyon ise düşman işgalinin daha tehlikelidir. Çünkü savaşarak düşman ülkeden

çıkarılabilir fakat erozyonla yok olan verimli toprakları geri getirmek neredeyse mümkün

değildir. Bu tehlike, gelişmekte olan uluslarca ne yazık ki fazlaca önemsenmemektedir.

Doğayı hem bilinçli olarak korumak hem de bilinçsizce fakat isteyerek yok etme gücü canlılar

içinde sadece insanda vardır.

Bir toplumun değerlerini öğrenmek, o toplumdaki insan ilişkilerinin anlamlarını da

çözümlemeye yardımcı olurlar. Örneğin bundan yaklaşık 10 yıl önce ülkemize gelen bir

ABD?li gazeteci Türkiye?yi gezip ülkesine döndükten sonra izlenimlerini bir gazetede

yazarak şunları söylemiştir: ? Ankara, İstanbul ve İzmir?de gezerken çok sayıda el ele kol kola

bir sürü erkek gördüm, demek ki Türkiye?de oğlancılık son derece normal bir olgudur.?

ABD?li gazeteci, Türkiye?deki erkeklerin birbirlerine olan fiziksel yakınlıklarını Batı

değerleri ile değerlendirdiği için yanılmıştır. Oysa buradaki insanlara, bu insanlar arasında ne

gibi bir ilişkinin olabileceğini, sormuş olsaydı, işin aslını öğrenip böyle korkunç hatalara

düşmezdi.

Türk Değerleri

Her ulusun olduğu gibi Türklerin de iyisi-kötüsü, güzeli-çirkini ve niçin yaşanacağı ve

niçin ölüneceğini gösteren değerleri vardır. Prof. Mahmut Tezcan(1974), Türk değerlerini

aile, eğitsel, ekonomik, dinsel, siyasal ve boş zamanlar değerleri olmak üzere 6 kısma

ayırır.

Ayrıca Tezcan(a.g.e), Türk değerlerini olumlu ve olumsuz olmak üzere de ikiye ayırır.

Ona göre Türklerin olumlu değerleri şunlardır: ?Kahramanlık, yurtseverlik, mertlik, dindarlık,

kanaatkarlık, tutumluluk, toprağa bağlılık, konukseverlik, saygı-hürmet, hayırseverlik,

hoşgörülülük, namus-şereflilik, ciddilik ve ağırbaşlılık, alçakgönüllülük ve iç temizlik.?

Olumsuz değerler: ?Cahillik, hilekarlık, kurnazlık, saldırganlık, şehvete düşkünlük,

pislik(çevre bakımından), hurafecilik, bencillik, ihmalcilik, tevekkül sahipliği,

dindarlık(tutucu ve bağnazlık), gururluluk(uluslar arası ilişkilerde) tembellik, hainlik,

intikamcılık, zalimliktir.? Burada daha çok ahlaki ve dinsel değerlerin konu edildiğini

görüyoruz.

Prof. Tezcan?a göre Almanya?ya giden işçilerin çalışkanlılıklarını görerek Türklerin

tembel değil dünyanın en çalışkan insanları olduğunu Batıllar gördüler. Yine Tezcan

Türklerin hainlik, intikamcılık ve zalimliğinin araştırma sonuçlarının ortaya çıkarmadığını

ve ayrıca gözlemlerine de ters düştüğünü yazar. Hainlik ve zalimliğin özellikle Ermeni ve

Yunan propagandası sonucu ortaya çıkan bir kalıp yargı olduğunu bunda politikacı ve

papazların rolü bulunduğunu ve Türklerin haçlı seferlerine karşı koymasından dolayı

uydurulduğunu yazar.

Hainlik konusunda Prof. Tezcanla aynı görüşte değilim. Çünkü Ziya Gökalp(2003),

İngiliz milletinin medeni ahlakının çok düşük olduğunu fakat milli ahlakının yüksek olduğunu

çünkü İngilizlerden vatanına ihanet eden tek kişinin bulunmamasına karşılık Türklerden

ihanet eden çok sayıda kişi bulunduğunu yazar. Ayrıca Eski Bakanlardan Kamuran İnan,

Türkiye aleyhine ve yabancı ülkeler lehine casusluk yapan 200 bin kişinin MİT tarafından

saptandığını açıklamıştır.

Bana göre Türk değerlerinin en başında, kutsal sayılan vatan toprağı gelir, onun için

ölmek bir şereftir. Türkler, vatan için ölmeye şehitlik gibi yüksek bir makam vermişlerdir.

Şehitlik dinsel anlamda peygamberlikten sonra gelen en yüksek bir makamdır. Türk kültürü

ile kültürlenmiş olan her Türk, bu yüksek makama ulaşmak ister. İşte bu inançtır ki Türkleri

tarihin hiçbir döneminde vatansız bırakmamış ve Türkler hep bağımsız bir vatanda

yaşamışlardır. Ancak bugün vatan toprakları yabancılara para ile satılmaya başlanmıştır.

Halbuki Ortaçağ?da Endülüs ve yirminci yüzyılda Filistin toprakları satılmak suretiyle elden

çıkmışlardır.

Belli başlı Türk kültür değerlerini şöyle sıralayabiliriz: dil, tarih, ahlak, hukuk, dinsel

anlayış, sanat, bilim, felsefe, örf, adet, gelenek, yemek yeme şekilleri, düğün şekilleri, cenaze

gömme, vs.dir. Sanatla ilgili olarak resim, müzik, heykel, mimari ve halk oyunları, tiyatro vb.

şeylerdir. Görüldüğü gibi Türk kültürünün unsurları çok geniştir. Bunların hepsini bir

bildirinin hacmi içinde ele alıp incelemek mümkün değildir. Onun için bu bildiride Türk

kültürünün temelini teşkil ettiğini düşündüğümüz dil, tarih, ahlak ve din değerleri üzerinde

durulacaktır.

1. Dil

Soyut kültür unsurları içinde en başta geleni dil olup diğer kültür unsurlarını da içine

almaktadır. Çünkü değerlerin hepsi dille ifade edilir ve eğitim yoluyla gelecek nesillere ve

bütün insanlığa aktarılır. Dil, insan bilgi ve deneyimlerini ölümsüzleştirir. Örneğin Göktürk

Yazıtları, Kutadgu Bilig, Dede Korkut Hikayeleri, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli?nin

eserleri, Atatürk?ün Nutku ve Demeçleri v.b. eserler, dil ile bugünlere gelmiş ve yine onunla

bizden sonraki kuşaklara ulaşacaktır. Türk kültürünün temel taşları sayılan bu yapıtlar,

Türk ulusunun sonsuza kadar yaşamasını sağlayacaklardır.

Anthony Robbins(1993)?e göre, aynı değere sahip gibi görünen insanlar bazen hiçbir

ortak değere sahip değillerdir bunların ortak noktası, sadece konuşmada kullandıkları

kelimelerdir. Bu düşünce pek doğru olmasa gerektir. Çünkü dil, boş sözlerden ibaret değildir,

onda çeşitli semboller, duygu ve düşünceler, inançlar ve insan deneyimi demek olan kültür

vardır.

Türkler, tarih boyunca Türkçe konuştular fakat ne konuştukları dile ne de kendilerine

Türk adı verdiler. Bilindiği gibi, Göktürk Devleti ile T.C. Devleti hariç tarihte kurulan bütün

Türk devletleri, onları kuran hanedanların adıyla anılmıştır. İkisi de birer Türk devleti olan

Osmanlılar da Selçuklular gibi Batılıların kendilerine verdiği ?Turhia? adını hep duydu ama

onu benimsemedi(Güvenç,1994). Fakat Cumhuriyetle birlikte hem ulusun hem de konuşulan

dilin adı bilinçli bir şekilde konuldu ve çok sık vurgulanmaya başlandı.

Türklerin tarihini yazan Fransız Paule Roux?a göre Türklerle ilgili tek tanımlama ölçüsü,

Türk dilidir. Türk, Türk dilini konuşandır, başka tanımlar geçersizdir, yetersizdir(Güvenç,

1994).Bununla ilgili olarak Atatürk de ?Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm,

diyene? demiştir.

Bugünkü dilimiz, bin yıllık geçmişimizin belki de en güvenilir belleği, bilgeliğidir.

Türkler çağdaş kimliklerini, kültürel varlıklarını taşıyan dillerinde bulacaklardır(Güvenç,

1994). Bir ulusun dili varsa o ulus yaşıyor demektir. Dilini kaybeden veya dilini bilim ve

kültür yaşamından çıkaran toplumlar, eninde sonunda asimilasyona uğrayıp yok olmaya

mahkumdurlar.

Ne acıdır ki, Türkler nerede ise tarih boyunca bilim ve kültür dili olarak Türkçe?nin

dışındaki dilleri kullanmışlardır. Örneğin Büyük Selçuklu Devletinde yazışma dili Farsça,

medresede eğitim dili ise Arapça idi. Anadolu Selçuklularında ise devlet kurumlarında resmi

yazışma dili olarak yüz yıl Arapça, yüz yıla yakında Farsça kullanılmıştır. Anadolu Selçuklu

hükümdarlarının ruhuna Fars kültür emperyalizmi o kadar işlemiştir ki, çocuklarına İslam

öncesi Fars diline ait olan Keykubat, Keykavus gibi adlar vermişlerdir. 1980?lerde TRT

kanalında gösterimde olan Dallas dizisinin etkisi ile bazı Türk ailelerinin çocuklarına Suelın,

Pamela gibi adlar verdiklerini biliyoruz.

25 Ocak 2008 02:01 | yorum ekleyin
DEĞERLERİMİZ

Osmanlıların kuruluşundan Fatih dönemine kadar medresede bilim dili Osmanlıca iken,

daha sonra bunun yerini Arapça almış, bu Batılılaşma dönemine kadar sürmüştür. Bu

dönemde yine bilim dilinde Osmanlıca?ya bir dönüş gözlenmekte ise de, medrese dışında Batı

tipinde açılan ilk lise olan Galatasaray Sultanisinde eğitim dili Fransızca idi(Akyüz, 1997).

Daha sonra adı Galatasaray Lisesi olan bu okulda, eğitim dili hala Fransızca?dır. Oysa Türk

eğitim tarihinde, eğitimle ilgili ilk yazılı belge olarak kabul edilen 1869 tarihli Maarif-i

Umumiye Nizamnamesinde, ?Bir ulusun bilimde ve eğitimde ilerlemesi ancak kendi dili ile

mümkündür.Yabancı dilde, bilimde ve kültürde ilerleme zordur.? denilmesine rağmen

uygulama hep bunun tersi olmuştur.

Yine Tanzimat döneminde Fransızların açtığı Katolik, Amerika ve İngilizlerin açtığı

Protestan okullarında yabancı dilde eğitim yapılmıştır(Akyüz, 1997). Atatürk, bunları Lozan

Barış Antlaşması görüşmeleri sırasında kapatmış hatta bu yüzden görüşmeler belli bir süre

çıkmaza girmiştir.

Türkiye, 2000 ve 2001 yıllarında iki büyük ekonomik kriz yaşamıştır. Kriz sırasında ve

ondan önce Türkiye?de başbakanlık yapan üç kişinin üçü de yabancı okul mezunudur.

Ekonomik kriz, sosyal bir olay olduğu için çok sayıda sebebi bulunabilir. Fakat bu üç

başbakanın aldığı yabancı eğitim ve kültürün de bu sebeplerden birisi olabileceğini

düşünüyorum.

Atatürk, ulus olmanın dile ve tarih bilincine dayandığını bildiği için Türk Dil ve Tarih

Kurumlarını kurmuş ve Ankara?da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi?ni açmıştır. İlk defa

Cumhuriyetle birlikte resmi yazışma ve bilim dilimiz Türkçe olmuştur. Atatürk öldükten

sonra onun kültür ve eğitim politikası sürdürülememiş, eğitim ve kültür hayatımız tamamen

Batının güdümüne girmiştir. Şöyle ki; Oktay Sinanoğlu(2002), 1945?li yıllarda Milli Eğitim

Bakanlığında eğitimle ilgili dördü Türk, dördü ABD?li olmak üzere sekiz kişilik bir

komisyon kurulduğunu, bu komisyonda görevli ABD elçisinin oyunun her oylamada iki oy

sayıldığını yazmaktadır. Böylece Türk eğitim sistemi ile ilgili kararlar ABD?li üyeler

tarafından alınmış oluyordu.

1955 yılında Maarif Koleji adında İngilizce eğitim yapan liseler açılmış(Cicioğlu, 1982)

ve bu okullar, adları sonradan Anadolu Liselerine çevrilerek bütün illere ve büyük ilçelere

kadar yayılmıştır.Yine 1957 yılında ODTÜ açılmış(Kısakürek, 1976), Oktay Sinanoğlu?nun

eğitim dilinin Türkçe olması için gösterdiği tüm çabalara rağmen, eğitim dili İngilizce

olmuştur. Daha sonra 1971 yılında İngilizce eğitim yapan Boğaziçi Üniversitesi

açılmıştır(Kısakürek, 1976). Son yıllarda Türk Üniversitelerinde İngilizce tıp, İngilizce iktisat

gibi fakülte ve bölümler açılmıştır. Bu durum, Türkçe?nin yerini tamamen İngilizce?nin

alabileceği endişesini gittikçe arttırmaktadır.

Son Ecevit hükümeti döneminde Milli Eğitim Bakanlığı İngilizce derslerini ilköğretim

4. ve 5. sınıflara kadar indirmiştir. Şu anda anaokullarına İngilizce dersleri konularak

Türkiye?de anadili İngilizce olan insanlar yetiştirmek üzere hazırlıkların sürdürüldüğü ifade

edilmektedir.Öte yandan Almanya?da Türklere uygulanan asimilasyon politikası, Anadolu?ya

paralel olarak yürütülmektedir. Son yıllara kadar Almanya?da Türk çocuklarına Türkçe

öğretilirken Türklerin Almanya?da yerleşmelerinin kesinleşmesi üzerine okullardaki Türkçe

dersleri kaldırılmıştır. Bugün Türk çocukları, velilerinin karşı çıkmasına rağmen kiliselere

bağlı anaokullarında(kindergarten) Hıristiyanlık dersleri verilerek Hıristiyanlaştırılmaya

çalışılmaktadır. Liselerde ise, Almanca Müslümanlık dersi verilmekte, Türkiye?deki Diyanet

İşleri Başkanlığı?nın da buna destek olduğu söylenmektedir. Buradaki amaç Müslüman

Alman yetiştirmektir.İleride bunlara denilecektir ki:?Siz Türkçe bilmiyorsunuz, Türk

değilsiniz, Müslüman Almansınız.? Tıpkı Yunanistan?da Yunan hükümetinin Batı

Trakya?daki Türklere ?Siz Türk değil, Müslüman Helensiniz? dediği gibi.

Amerikalılar, Türk dilinin bilimde ve eğitimde kullanılmasını engelleyerek kendi

dillerini ve kültürlerini yaymak isteyebilirler. Fakat buna karşı gerekli önlemleri alarak

Türk dilini ve kültürünü koruma ve yayma görevi, T.C. Hükümeti yetkililerinindir. Oysa

Türkiye?nin Washington Büyükelçisi ve New York Konsolosu ABD?deki Türk

derneklerine ?İngiliz dilini kullanın?, diye resmi bir yazı gönderebilmektedir. Halbuki bu

yazılar gelmeden önce adı geçen dernekler gerek kendi aralarındaki yazışmalarda ve

gerekse bilimsel toplantılarında Türkçe?yi kullanıyorlardı(Sinanoğlu, 2002). Ne yazık ki,

Türk Devletinden maaş alan, Türk dilini ve kültürünü desteklemekle görevli olan

diplomatlar, İngiliz diline ve kültürüne arka çıkabilmektedir.Acaba dünyada bunun bir

başka örneği var mıdır?

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Ankara Üniversitesi Eğitim

Bilimleri Fakültesinde toplanan Ulusal Eğitim Kurultayında yaptığı konuşmada yabancı

dilde eğitim yapan ülkelerin Nijerya, Kenya, Etiyopya, Uganda, Tanzanya, Filipinler,

Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye olduğunu söylemişti.Türkiye?nin bu ülkeler safında

yer alması kabul edilebilir bir durum değildir. Türkiye?nin ulusal kişiliğini ve onurunu

koruyabilmesi ve kendi düzeyindeki uluslar yanında yerini alabilmesi için yabancı dilde

eğitimi en kısa sürede bırakarak, kendi ulusal diline dönmelidir.

2. Tarih Bilinci

Tarih, toplumların hafızasıdır.Geçmişini bilmeyen ve onun üzerinde bilinçli bir

şekilde kafa yormayan uluslar, geleceklerini de tayin edemezler. Gelişmek ve güçlü olmak

isteyen her ulus, geçmişinden ilham almak zorundadır. Nitekim Goethe, ?Üç bin yıllık tarihi

ile hesaplaşmayan günübirlik yaşıyor demektir? diyerek tarihin önemini veciz bir şekilde

ifade etmiştir.

Bir ülkedeki sanatsal faaliyetler için bile bir tarihsel geçmiş ve kültürel birikime ihtiyaç

vardır. Bununla ilgili olarak bir Amerikan yazarı Kemal Tahir?e şunları söylemiştir: ?Sizin

için tiyatro yazmak ne kadar kolay çünkü sizin engin bir tarihiniz var, oysa biz olmayan bir

tarihi yaratmaya çalışıyoruz.? Çünkü tarihsiz bir toplumun Irak?ta neler yaptığını bütün dünya

bilmekte ve hayretler içinde kalmaktadır.

Kimlik sorunu, tarih veya tarih bilinci sorunudur. Kimlik sorununu çözecek tarih,

ideolojik veya resmi tarih değil sosyal-kültürel tarihtir(Güvenç,1994).

Türk milleti olarak biz kimiz, nereden geldik? diye sorduğumuzda bunun cevabını

verebilmek için geçmişe gitmemiz gerekmektedir. İşte burada tarih devreye girmektedir.

Gerçi 21. yüzyılda Türkiye?de ?Bizim miladımız cumhuriyettir? diyen Milli Eğitim Bakanları

çıkabilmektedir. Tarih bilincinin olmadığını gösteren bu düşünce doğru olsaydı, Türk

ordusunun tarihi, Mete Han?a dayandırılmaz ve Türkiye Cumhuriyeti?ni kuran büyük Atatürk,

bu Cumhuriyette ilk iş olarak Türk?ün dilini ve tarihini araştıracak Türk Dil ve Tarih

Kurumlarını kurmaz ve ilk açtığı fakülteye de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi adını

vermez, tarihimizin cumhuriyetle başladığını ilan ederdi.

Batı, Osmanlı sonrası Türklere İslam öncesi tarihleri olduğu bilgisini iletti(Güvenç,

1994). İlk defa bilinçli bir tarihçilik anlayışı Cumhuriyetle birlikte başlamıştır. Çünkü

Osmanlılar döneminde Türklerin tarihi, Selçuklulardan bile bahsedilmeden Hz. Muhammed?e

ulaştırılırdı(Feyzioğlu, 1986).

Türklerin tarihi yaklaşık üç bin yıl öncesine dayanmaktadır. Başlangıçtan bugüne kadar

Türkler; tarihte Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlı?lar, Büyük Selçuklu, Anadolu

Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerini kurmuşlardır.

Türkler, Orta Asya?da yaşarken hedef Çin?di fakat Müslüman olduktan sonra Batıya

yönelerek bugünkü İran topraklarında Büyük Selçuklu Devleti?ni kurdular ve Bizans?la ilişki

içine girdiler.Hz. Muhammed?in 4 halifesi(632-660) ile Emevi Devleti döneminde

Müslümanlarla Bizans arasındaki mücadele, iki din arasındaki bir kavga değil, siyasal bir

mücadele idi(Braudel,1996). Fakat 1071?de Bizans?la yapılan Malazgirt Savaşını Büyük

Selçuklu Hükümdarı Alparslan?ın kazanmasıyla Anadolu?nun kapılarını Türklere açılmasını

ve daha sonra Türkler?in İznik başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti?ni kurmalarını,

Batılılar hazmedememiş ve (1096-1270) tarihleri arasında 8 defa haçlı seferi

düzenlemişlerdir.Artık Doğu Batı ilişkilerinde Hıristiyanlık, Batı?nın kendisini savunma

ideolojisi haline gelmiştir.

Osmanlılar döneminde Avrupa tarafından Osmanlılara karşı düzenlenen ve bozgunla

sonuçlanan I. Kosova(1389), Niğbolu(1396), Varna((1444), II.Kosova(1448) seferleri de haçlı

seferleri niteliğindeydi(Timur,1994).

Ayrıca 1453 yılında İstanbul?un fethedilmesi ve Bizans?ın yıkılması Batı?da büyük

yankılar uyandırmış ve Türk düşmanlığı bütün Avrupa?ya yayılmıştır(Timur,1994).Batı bu

kinini hiçbir zaman yok etmemiştir.

Ayrıca 1571 yılında Kıbrıs?ın Osmanlılar tarafından ele geçirilmesine bir karşılık olan

İnebahtı Deniz Savaşı(1571) ve II. Viyana Kuşatması(1683) sırasında Batılılar tarafından

başka haçlı seferleri düzenlenmiştir(Timur,1994)).

Osmanlıların Viyana içlerine kadar uzandıkları yükselme döneminde Avrupalılarda

derin bir aşağılık duygusu oluşmuşken II.Viyana Kuşatması bozgunundan sonra Türkler,

Batılılar için korkulu rüya olmaktan çıkıyor. Egzotik(ilginç ve hatta gülünç bir varlık olarak

görülmeye Başlıyor(Güvenç, 1994). Artık korkulan Türk yerine aşağılan ve alay edilen Türk

imajı Batılıların kafasına yerleşmeye başlamıştır.

Batı bizimle en son Çanakkale ile İstiklal Savaşında silahlı çatışmaya girmiş ve en kötü

koşullarda bile bizden gerekli dersleri almıştır. Cumhuriyet gerçekten bir mucizedir.Birinci

Dünya Savaşı sonunda Anadolu?nun tamamı işgal edilmiş ve Osmanlı ordusu terhis edilmişti.

Sivas kongresine katılanlar Amerikan mandacılığından başka bir kurtuluş yolu

göremiyorlardı. Sadece Atatürk kurtuluşa inanıyordu, sonuçta ülke kurtuldu ve bağımsızlığını

kazandı. Ayrıca toplu iğne bile yapamayan bu ulus, çok geçmeden uçak fabrikasını bile

kurdu ve çalıştırdı. Yine o dönemde Cumhuriyet tarihinde ilk ve son defa olmak üzere

kalkınma hızı %9?lara kadar çıktı

1973 yılında Nikos Sampson, Kıbrıs'ta darbe yaparak Makarios'u devirip, Kıbrıs

adasına Yunan bayrağını çekerek enosisi gerçekleştirmiştir. Bunun üzerine Türk ordusu adaya

müdahale yapmak zorunda kaldı ve adanın kuzeyinde Türklerden, güneyinde Rumlardan

oluşan iki devlet ortaya çıktı. Kıbrıs Barış Harekatıyla Türkler, II. Viyana bozgunundan sonra

ilk defa Hıristiyanlardan toprak kazanmışlardı. Fakat Batı, bunu hiçbir zaman

hazmedememiştir. Nitekim ABD, Yunanistan'a ve Rumlara bir yaptırımda bulunacağı yerde

Türkiye'ye silah ambargosu uygulamıştır. Avrupa Birliği ise son olarak Kıbrıs Rum kesimini

kendi içine alarak korumak istemiş buna karşılık adanın kuzeyinde yaşayan Türklere hak,

hukuk, adalet ve insanlığa sığmayacak şekilde ambargo uygulamış ve hala da bunu

sürdürmektedirler. Oysa Türklere, referanduma evet derlerse ambargonun kaldırılacağı

söylenmiş fakat Batı her zaman olduğu gibi bu sözünü de tutmamıştır.

Batı,Türk Milletini silahla yenemeyeceğini anlayınca ekonomik ve psikolojik savaş

taktiklerini uygulamaya başlamıştır. Örneğin 2000 ve 2001 yıllarındaki ekonomik krizler

kendiliğinden oluşmamıştır. Bana göre bu bir çeşit ABD ve AB?nin birlikte uyguladıkları bir

operasyondur. Batı, Türkiye?ye karşı sadece ekonomik savaş değil aynı zamanda psikolojik

savaş da yapmaktadır. Bu savaş dışarıda Kıbrıs, Ermeni sorunu, AB ile ilişkiler şeklinde

içeride ise etnik ve dinsel ayrımcılık şeklinde yürütülmektedir.

Batı, ABD eyaletleri ile bazı AB ülkeleri meclislerinde Ermeni tasarısını kabul ederek

Türkiye?yi köşeye sıkıştırmak istemektedir. Türkiye?de ise bazı sözde bilim adamları, Ermeni

soy kırımı olduğunu iddia edebilmektedirler. Fransa ve İsviçre gibi sözde uygar ülkelerde

Ermeni soykırımı yapılmadı, demek suçtur. Nitekim bunu Fransa?da söyleyen ünlü ABD?li

tarihçi Bernad Lewis para cezasına çarptırılmış, aynı şeyi İsviçre?de söyleyen Türk Tarih

Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu hakkında dava açılmış ve tutuklama emri çıkarılmıştır.

Bütün bunlar, Avrupa devletlerinin kendilerini hala Ortaçağ engizisyon zihniyetinden

kurtaramadıklarının bir kanıtı olmalıdır.

Son günlerde Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı Üniversitelerinin işbirliği ile Boğaziçi

üniversitesinde bazı bilim adamı ve aydınlar tarafından Ermeni tezlerini desteklemek

amacıyla bir toplantı yapılacağı kitle iletişim araçlarında yer aldı. Melih Aşık, 27 Mayıs 2005

tarihli Milliyetteki köşesinde toplantının kamuoyuna ve Türk tezlerine kapalı olduğunu

yazıyordu. Toplantıya katılacakların siyasal görüşlerine baktığımızda bunların eski solcu,

dinci ve liberallerden oluştuğunu görüyoruz. Ermenistan?ın herhangi bir üniversitesinde Türk

tezlerini savunan ve Ermeni tezlerine yer vermeyen bir toplantı yapılması şöyle dursun, bunun

hayal dahi edilmesi mümkün değildir. Çünkü bırakın Ermenistan?ı Batı?nın sözde en uygar

sayılan Fransa ve İsviçre gibi ülkelerinde bile Türk tezlerini savunmak para veya hapis

cezasını gerektirmektedir.

Batı ve onun Türkiye?deki sözcüleri sık sık Türkiye?de düşünce özgürlüğünün

olmadığını dile getiriyorlar. Oysa bugün Türkiye?de, bırakın düşünce özgürlüğünü, dünyanın

hiçbir ülkesinde bulunmayan ülkeye ihanet etme özgürlüğü bile yok mu?

Ermeni soykırımı iddiasıyla yapılmak istenen bizi atalarımızdan, geçmişimizden ve

dolayısıyla kendimizden utandırmak ve kısacası teslim almaktır. Oysa Batılıların kendileri

dışındaki toplumlara uyguladıkları soykırımın haddi hesabı yoktur, konu ile ilgili ciltlerce

kitap yazılabilir. Tasavvufta ?insan insanın aynasıdır? diye bir söz vardır. Batılılar bize

bakarak kendi çirkin yüzlerini görmekte ve kendi caniliklerini ve vicdanlarındaki azabı bize

yansıtarak rahatlamak istemektedirler. Bize karşı bitmez tükenmez bir kin ve hırs

içindedirler. Oysa kutsal kitapları olan İncil?de sadece komşuları değil düşmanlarını bile

sevmeleri emredilmektedir. Birazcık kitaplarının emrine uysalar, hem kendileri hem de bütün

dünya için daha iyi olmaz mı?

Türklerin tarihinde utanılacak bir durum yoktur. Atalarımız sadece doğası gereği savaşta

çatışma sırasında asker öldürmüşler fakat savaşın dışında insan öldürmemişlerdir. Batının ise

bu konudaki sicili bozuktur. ABD, Kızılderililere soykırım uygulayarak milyonlarca

kızılderiliyi katletmiştir. İspanya?da Endülüs Emevi Devleti yıkıldıktan sonra burada

Müslüman ve Yahudiler soykırıma tabi tutulmuştur. Haçlı ordusu, haçlı seferleri sırasında

Kudüs?te Müslüman ve Yahudileri öldürmüştür. Fransa Cezayir?de Müslümanları soykırıma

tabi tutmuştur. İngiltere, Birinci Dünya savaşından sonra işgal ettiği Irakta soykırım

yapmıştır. Yine şu anda Irakta ABD ve İngiltere?nin neler yaptığını bütün dünya bilmektedir.Saygılarımla....TUNALIM... Alıntı : Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu

G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi

Felsefe Grubu Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
[27.Ağu.2008 23:32:36] İletiyi yazdırılabilir olarak göster    Üye profilini görüntüle    Send Private Message [Link] Şüpheli iletiyi rapor et: lütfen ilk önce login olunuz  Başa dön 
levent21
Stranger
levent
Katıl: 21.Mar.2012
Post Sayisi: 5
durumu: Çevrimdışı
Bu iletiye cevap ver  Alıntı ile cevapla 
Re: TÜRK DEĞERLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

paylaşım için teşekkürler
[21.Mar.2012 17:29:36] İletiyi yazdırılabilir olarak göster    Üye profilini görüntüle    Send Private Message [Link] Şüpheli iletiyi rapor et: lütfen ilk önce login olunuz  Başa dön 
Threadı yazdırılabilir olarak göster  Yeni thread aç


Uzerine.com  ©2005 Uzerine.com
Ana Sayfa | Bize Ulaşın | Gizlilik Sözleşmesi | Kullanım şartları | Üye Girişi